Görme Engelliler

GÖRME ENGELLİLER ve BAŞKAN SÜLEYMAN DOĞAN

Acil Hastalara Yardım Vakfı, kuruluşundan günümüze; yoksul, hasta, engelli gibi hiçbir engele takılmadan, herkese eşit mesafede yaklaşarak hizmetlerinden ödün vermedi. Düşündükleri tek şey yarın kime, nasıl? Kimden, nasıl, gibi çözüm yolları idi.

Sabır ve samimi bir inanç her şeyi çözüyor… Mızrak çuvala sığmıyorsa, onu sığmaz yapan da Rabbin… Seni sevmediğinden değil, sabrını ölçtüğünden… Sana böylesine ilgisi olmasa, mecnun olur, dağlara-çöllere düşerdin! Aklın uçardı ilgisizlikten... Tıpkı ilgiye muhtaç bir çocuk gibi…

İşte bu mantık, bu yollarda Acil Hastalara Yardım Vakfını dönülmez yapıyor, sözlerinin arkasında durabilmek için ellerinden geleni Rabbin verdiği izin çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışıyorlardı. Manevi nimet bile, külfetsiz olmazdı.

Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan, o gün yeni projeyle gelmişti. Takvimler 1999 yıllarını gösterirken, çılgın denilecek bir projeye imza atmak istiyordu. Dönemin Konya Belediye Başkanı Sayın Halil Ürün Beyi de içerisine alacak bir proje…

Bu projenin adı “Görme Engelliler Bisiklet Yarışması” idi. 260 km’lik bir parkuru tamamlamak gibi bir zaruret vardı. Bir görme engelli için büyük bir risk taşıyordu. Fakat Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan önceden her şeyi düşünmüştü.

Bu proje 1999 yıllarında değil de, günümüz 2016’sında yapılsaydı, herhalde tüm dünya basını buna aşırı ilgi gösterir ve haberini yaparlardı. Bu görme engelliler 260 km’yi nasıl kat ettiler diye… Hele internet ortamında tıklanma rekoru kırardı. 

Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan şöyle diyordu: “İnsanca insanımız; günümüz şartlarında, aşılmaz engeller gibi görünen zorlukların aşılmasını sadece kendi kapasiteleriyle giderileceğini düşünmedikleri için, Allah'ın yardımından hiçbir zaman şüpheye düşmezler. 

Bazıları diyorlar ki: “Bu insanlar artık yoldan çıkmış. Bu cemiyete doğruyu kabul ettirmek mümkün değildir. Bir kaç kişinin çalışmasıyla bunlar düzelmez!” 

Oysa ne kültürümüz ne de dinimiz böyle bir düşünceyi kabul etmez. Şimdi şöyle bir soru aklımıza geliyor. “Biz millet olarak hep böyle kötümser miyiz?” Bana göre hayır elbette ki… Sadece hayatı ciddiye almayan birkaç duyarsız kişinin ifadeleri… Bunu kendini aydın gören kişiler bile yapabiliyor.

Biz bu yarışmayı düzenlerken, zorlukların nasıl aşılabileceğini göstermek istedik ve hiçbir zaman kötümser olmadık, ye’se düşmedik!”

Gerçekten de proje hayata geçirildi. Yer Konya şehir stadyumu idi. Zamanın Konya Belediye Başkanı Halil Ürün Beyin gözleri bağlandı ve ilk deneme yapıldı. Ne yazık ki çok geçmeden bisikletten düştü. Bu eğlenceli ortamda sıra Görme engellilere gelmişti.

Yarış başladı. Yarışmacılar ses işareti yardımıyla hareket ediyordu. 260 km. geçildi. Parkur başarıyla tamamlandı. Halkın takdir ve tebrikleri hem görme engellilerine ve hem de başta Başkan Süleyman Doğan olarak Acil Hastalara Yardım Vakfına idi. 

Bu tebrikler zamanın cumhurbaşkanı tarafından da ödüllendirildi. Ekip, Cumhurbaşkanı köşkünü kabul edilmiş ve tebrikler almıştı. Burada mühim olan iç huzuruydu. Gayrı gerisi önemsizdi. Belki de 

vicdanlar böyle huzur buluyordu.

Toplumun genelinde vicdanların bir takım çıkarlarla susturulduğu bir dönemde, kişinin vicdanının sesini duyması ne kadar da önemlidir. Bu yüzden Cenabı Mevla insana merhameti vermiş. Üstat Necip Fazıl Kısakürek hemen hemen tüm çalışmalarında merhameti ön planda tutmuş.

Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan, merhamet mevzuu geçtiğinde gözleri buğulanır ve bugüne kadar gördüklerini bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçiriyordu. Ya bir de gözleri hiç görmeyen engellilere ne demeli?

Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan’ın belki de en çok destek verdiği insanlar bunlardı. “Onlar çaresiz, onlar görmüyor, onlar mahrum her şeyden” diyor ve ekliyordu. “Belki tam olarak gereken desteği kısıtlı imkanlarımız yüzünden veremiyor olabiliriz ama her zaman gören gözlerimiz onların üzerinde…

İnsanlar her an hata yapmaya elverişli olduğundan sürekli af beklentisi içerisinde kalırlar. Ancak bu affın genellikle karşılığı ceza ile sonuçlanır. Affedilecek kişi şahsınız olduğu takdirde nasıl bir beklenti içine giriliyorsa, affetmeyi bekleyen kişilerde sizden aynı anlayışı beklerler. Bu erdemdir.

Düşmanınızı ezmeye muktedir olduğunuz zaman, buna bir şükran borcu olarak, onu affediniz. Bu, büyüklüğün bir işareti, faziletin gereğidir. Başkalarını sık sık affetmek zor olabilir, çünkü sabrında bir sınırı vardır. 

İnsanların en asil ruhlusu, intikama muktedir iken affedendir. Şayet bu affedilecek nesne, kendi hatalarınız ise, aynı cezayı ona da vermek vererek,  nefsi isteklerinizi durdurmak, sık sık hata yapmaktan sizi engelleyecektir.

Aile içerisinde özellikle eşler arasında bunun örnekleri sık sık yaşanabilir. Eşlerden birisinin sabırlı olması lazımdır ki, karşı tarafa özür dileme fırsatı versin. Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?” Diye…

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. “Bundan sonra ben ne dersem onu yapacağınıza söz verin!” Demiştir. Sonra: “Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!" 

Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamamışlardır. Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: 

- "Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun." 

Bazı öğrenciler torbalarına üçer-beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine: "Peki şimdi ne olacak?” Der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

- "Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde? Hep yanınızda olacaklar."

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikâyete başlarlar: "Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor."

- " Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk?"

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: 

- "Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, hâlbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir." Diyordu Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan…

Konuyu yine görme engellilerine taşımak istiyordu. Önemsiyordu görme engellilerini Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan… Sonra da şöyle devam etti:

“Analarımız bizim her zaman baş tacımız olmuştur. Fiziksel olarak zayıf ama her ne hikmetse onsuz kendimizi çok güçsüz hissederiz. İsteriz ki hep yanımızda olsun, dizi dibinden ayrılmayalım. Ondan asla vazgeçemeyiz. Ana için evlatlar da aynıdır. Hep gözünün önünde olsun ister.

Bir kadının bir oğlu vardı, oğlundan başka kimsesi de yoktu. Oğlu bir gün tutturdu, illa da hacca gideceğim diye… Annesi, oğlunun yanından ayrılmasını istemedi: - Oğlum, Mekke dediğin şurası değil ki… Gitme, diye yalvardıysa da vazgeçiremedi. Yalnız kalan anne üzgün bir kalple dua şöyle etti: - Ya rabbi, oğlumun ayrılığına dayanamayacağım... Söz dinletemedim, onu bir ikaz et de geri dönsün. 

Oğul ananın bu yakarışlarından habersiz olarak yoluna devam etti. Bir gece bir şehirde kapısı açık olan bir mescide girdi. O şehirde de azgın bir hırsız evlere dadanmış, ne bulursa çalıyor, fakat hırsız bir türlü yakalanamıyor. 

O gece gene hırsız bir eve girip mal çalmış ve kaçmış. Hırsızı takip etmişler. Fakat izini kaybetmişler. Takip edenler diye camiye girince “Olsa olsa budur” diyerek ananın oğlunu yaka-paça reisin huzuruna çıkarmışlar. 

Mahkeme gözünün oyulmasına karar vermiş. Anasının sözünü dinlemeyen ve hırsız zannıyla yakalanan genci gezdiren tellal şehir halkına teşhir ediyor ve: - Ey ahali işte malınızı çalan hırsız nihayet yakalanmıştır; bundan sonra rahat edeceksiniz, diye bağırdıkça, genç, tellala şöyle bağırmasını rica etmiş: 

- Ey ahali işte anasının sözünü dinlemeyip de illa ben hacca gideceğim diye yola çıkanın hali budur, diye bağır demiş ama derdini ta baştan kimseye anlatamamış ki, tellala anlatsın. Bütün şehri dolaştırdıktan sonra genci şehrin dışında bir yol kenarına atmışlar. Oradan geçenler genci memleketine getirmişler, evini bulmasını temin ettiler. 

Genç adamcağız kendi evlerinin kapısına gelince;"Hu'" diye seslenmiş. Tabii ki aradan hayli zaman geçtiği için saçı sakalı uzamış, üstü başı yırtılmış. Kapıyı açan yaşlı kadın oğlunu tanıyamamış. Bir de üstelik azarlamış:

-Sapa sağlam adamsın... Dileneceğine çalışıp da kazansana! Demiş. Oğlu: - Çalışamam gözlerim kör, deyince yaşlı kadın: - Ne oldu gözlerine? Diye sormuş. 

- Ne olacak, annemin hatırını kırdım sözünü dinlemedim. Allah da benim gözlerimi aldı, diye cevap verince, kadın anladı karşısındakinin oğlu olduğunu, başladı hüngür hüngür ağlamaya... 

- Ey Allah'ım! Duam ağır olmuş, ben onun gözlerinin kör olması için dua etmemiştim, diye Allah'a yalvarmaya başladı. Kadına gelen ilahi bir ses:  - Onun suçuna karşılık biz sadece gözlerini kör ettik, aslında anaya asi olanın cezası daha ağırdır. O buna şükretsin, diyormuş. 

Kadının oğlu dönüp gelmiş ama gözleri kör olduğu için hiç bir iş yapamıyormuş. Kadın çok dua etmiş Allah'a... Allah'ın iyi bir kulu imiş ki, duası kabul olunarak gencin gözlerini Cenab-ı Allah iade etmiş...

Hani derler ki aşkın gözü kördür ve aşkın adresi yoktur. Doğrudur… Yeter ki kör olmanın, hayatı nasıl karanlık görmenin ne olduğunu anlayalım. Yoksa görme engelli insanlarımız bu kadar bilinçsiz değil… Fakülte mezunları bile var hatta milletvekilleri… 

Yeter ki idealist olalım. Bu hayatta yaşarken bir amacımız olsun, azmimiz olsun, neler neler başarılmaz ki?

Arkadaşlar bulunmaz mücevherlerdir. Bizi üzerler, cesaretlendirirler ve zaman zaman avuturlar. Kalplerini bize açarlar. Arkadaşlarına, onları sevdiğini göster. Arkadaşlık mesajını herkese gönder, cevap alırsan bütün hayatın için bir dostun bulunduğunu anlarsın. 

Her anını değerlendir, her dakikanı çok özel biriyle paylaş. Zamanına ortak edebileceğin kadar özel biriyle… Unutma ki, saatler hiç kimse için durmaz, ölenlerin dışında... Geçmiş zaman tarihtir. Gelecek zaman sırlar, meçhullerle dolu. Sadece şu an bizlere verilen vakit, gerçek bir armağandır.

Onlara ne kadar çok ihtiyacın olduğunu ve senin için ne kadar önemli olduklarını dikkatle denediğimizde görürüz. Hoş! Denendiğini anlayan, dost olmaz da… Yine de kiminle arkadaşlık kurduğumuza dikkat etmeliyiz. Bulduğumuzda da kıymetini bilelim!

Sevgi de bu değil midir? Bütün âşıkların gözünde, sevdikleri, ‘en’ güzel ve yegâne güzeldir. Bütün güzellikler onundur. Hiçbir âşık, sevdiğinde hata bulamaz, hata aramaz. Elinden gelse her şeyini ona verir. Uğruna şiirler yazar. Ay onun yüzü, güneş onun saçlarıdır artık… 

Bütün şarkılar onu söyler. Size her şey onu hatırlatır. Bulutlar yağmur olur, onun ayrılığına ağlar

Hiçbir şey yoktur ki ondan bahsetmesin, onu hatırlatmasın. Çünkü aşkın gözü kördür. Sadece onu görür ancak. Böylesi bir sevgilidir sevdikleri. 

Hem, âşıklar, haksız da değildirler; sevgi müfrittir. Sevgiler abartılıdır. Sevdiğini sonsuzuna sever insan. Başka türlü sevemez. Sevgilinin güzelliğini zamanın başlangıç ve sonuna yayar, öylece sever. Sonsuzlaştırıp, ezelî ve ebedî sayar, öyle sever insan. 

Böylesi bir duygudur aşk. Tekelcidir. Şefkat kadar şefkatli değildir çünkü. Alabildiğine bencildir. İnsan sevdiğini sevdi mi ebedi olsun ister! Sonunu düşünmeksizin. Sonsuzmuşçasına. Sevdiğinin hiçbir zaman ulaşamayacağı bir paha biçer, öylece sever insan. Ve âşık sadece sevdiğini görür.   

Aşkın, adresi yoktur. Duyguların doğru yerde kullanılmaları için tüm sevgileri, Bir Olana, özellikleri sevginin ve aşkın resmettiği tabloya uyana vermeli insan. Ancak o zaman, inhisarcı olan aşk başka güzelleri incitmemiş olur. 

Ve yine ancak o zaman, sonsuz olana ve kusursuz olana âşık olabilen duygular, yanlış adreslerde gezinmemiş olur. Eğer gerçekten duyguların yanlış adreslerde örselenmesi istenmiyorsa, hangi duygunun nerede kullanılacağını iyi bilmek gerekiyor. 

Aşk, solmayan güneşi resmeder; güneşçiklere benzeyen aynaları değil. Güneşi bulan, bütün 

aynaları bulur. Ayna biriktirenlerin ise güneş garantisi yoktur. Bütün aynalar kırılır, ama güneşe dokunamazsın bile. Mecnun’u aşk derecesinde kendisine bağlayan sonsuzluklara sahip değildir. 

Üstelik Leyla aşkın penceresinde çekici bir endama da sahip değildir. Sevginin resmettiği sevgili, sevginin yöneltildiği sevgiliden farklıdır. O’ndan başka hiçbir sevgili aşkın fiyatına değmez. Aşkın tekelci olması; başka güzel tanımaması gerçek sevgilinin Vahid ve Ehad oluşundandır. 

Yoksa muhannet insanın canını alır derler. İnsanlar sıkıntıya düşer, yardım dilenir. Ülkeler sıkıntıya düşer, yardım dilenir. Unutmayalım ki, ağzında bal olan arının, kuyruğunda da iğnesi vardır.” Diyordu Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan… 

Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan, görme engellilerden bahsederken zaman zaman konuya bağlantılı olarak değişik misallerle sözlerine devam ediyordu.

“Geçmişten günümüze kültürümüz her zaman zirve yapmıştır. Üstelik bu kültür asırlarca bilinçle yaşanmış, insanlar arasında birlik ve beraberlik ruhunu da fevkalade sağlamış, sevgi, barış ve huzuru hep birlikte yaşatmış.

Hal böyle iken, milli kültürümüze, milli irademize Haçlı Seferlerinden bugüne, Çanakkale’de, seferberlikte aşırı düzeyde hile ve desiseler uygulanmış ve bütün bunlara rağmen birlik ve beraberliğimizi yine de bozamamışlar.

Ancak son zamanlarda tehlikenin nereden ve kimden geldiği belli olmayan bir takım saldırılar direkt olarak devletimizi hedef aldığından benim hiç kuşkum yok. Ancak siyasilerin bu konuda benlik yapmak yerine daha objektif olmayı deneseler, çıkarların ülkemiz için yapılması gerektiğini hemen fark edeceklerdir.

Beş maymun hikâyesini hiç duydunuz mu? Dilerseniz ben size anlatayım. Fakat bu anlatacağım beş maymun hikâyesinden hiç kimse alınmasın. İnanın hiçbir siyasiyi veya gurupları nişan tahtasına almış değilim. Ben anlatayım, siz yorumlayın.

Kafese beş maymunu koyarlar, ortaya da bir merdiven ve tepesine de iple muzları asarlar. Her bir maymun merdivenleri çıkarak muzlara ulaşmak istediğinde dışarıdan üzerine soğuk su sıkarlar. Her bir maymun aynı denemeye giriştiğinde çok soğuk suyla ıslatılır, bütün maymunlar bu denemeler sonunda sırılsıklam ıslanırlar. 

Bir süre sonra muzlara hareketlenen maymunlar diğerleri tarafından engellenmeye başlanır. Su kapatılıp, maymunlardan biri dışarı alınıp ve yerine yeni bir maymun konulur, ilk yaptığı iş muzlara ulaşmak için merdivene tırmanmak olur. 

Fakat diğer dört maymun buna izin vermez ve yeni maymunu döverler. Daha sonra ıslanmış maymunlardan biri daha yeni bir maymunla değiştirilir ve merdivene ilk yaptığı atakta dayak yer, bu ikinci yeni maymunu en şiddetli ve istekli döven ilk yeni maymundur. 

Islak maymunlardan üçüncüsü de değiştirilir. En yeni gelen maymun da ilk atağında cezalandırılır. 

Diğer dört maymundan yeni gelen ikisinin, en yeni gelen maymunu niye dövdükleri konusunda hiçbir fikirleri yoktur. 

Son olarak en baştaki ıslanan maymunların dördüncüsü ve beşincisi de yenileriyle değiştirilir. Tepelerinde bir salkım muz asılı olduğu halde artık hiçbiri merdivene yaklaşmamaktadır. Neden mi? Çünkü burada işler böyle gelmiş ve böyle gitmektedir...'

Artık birinin herhalde “dur” demesi gerekiyor. Öyle değil mi?” Diyerek sessizliğe gömüldü birden Acil Hastalara Yardım Vakfı Başkanı Süleyman Doğan… Bir süre sustuktan sonra tekrar derinlere dalan gözlerini konuya odakladı.

Selam ve dua ile…